Eki
12

hektor bu blogu bulma konusunda iddialıydı. en sevdiğim kitabı bilmesi gerektiğini söyledim, hiç şansının olmadığı gerçeği bi süre havada asılı kaldıktan sonra dağılıverdi, toz gibi. beni burda bulabilmesi için şu sihirli sözcükler işe yarardı oysa: “siyamların kolları çizgili”. deneyin, google beni ilk sırada gösteriyor. böyle bi şeyi arayan her kimse arkadaş olmak istiyorum, sanki beni anlarmış gibi geliyor. eh evet, kolları da çizgili olur siyamların, hafiften böyle. balıkla beslerseniz daha da çizgili olur hatta.

cumartesi gecesi burun buruna geldik hektor’la, yanında 3 adet kız vardı. kızlar bi yana, demek ki cumartesi gecesi dışarı çıkabiliyormuş, çıkmak isteyebiliyormuş, kızlarla. alelade bi cumartesi, alelade bi grubu dinlemek için. gecenin 1buçuğunda bu şekilde karşılaşıp “baby naber” denilecek biriyim ben, iyi ki bi de makas almadı.

dağıldım sonra, aklım başımdan gitti, asfalttan yürüdüm eve, birilerine vurmak istedim. ağlamaktan tıkandım. sonra sustum. galiba artık ona ağlamıyorum. kendime ağlıyor olma ihtimalim çok yüksek ve her ne kadar yerlerde sürünmeye müsait bi yapım olsa da, bu kadarı fazla.

detayları budadım, canım sıkıldı. sonra bitmek bilmedi. nasıl anlatırım bilmiyorum ama eğer dayanamayacak hale geldiyse dayanamayacak hale gelmiştir, tanıdığım en zeki kızlardan biriydi. bi haftadır boğaz’ın sularında süzülen akıllı kız için. seni buldukları yere çiçekler bırakmaya geliyorum, beni anlardın biliyorum.

Eki
06

..in haunted attics.

ve fakat beni unuttular bu tavan arasında. annemle ingiliz hasta’yı seyrederken de aynı şeyi düşündüm. benim cesedim o mağarada büzüşüp kalırdı, kimse almaya falan gelmezdi.

başladığı yere döner her şey, tamamlaması gereken bir daire var her şeyin. merakla bekliyorum, üçüncü sene-i devriyesinde, belki kurtulurum bu eziyetten. zaten teyzesinin baktırdığı fala göre bibuçuk ay sonra evleniyor, on beş günü falan kaldı. sene-i devriyesinde donla sokaklara fırlayacakmışım gibi görünüyor.

gerçek değil zaten bunlar. 90′ların ortalarında havalı bi film olsaydı, düğümün çözüldüğü yerde beni kendi kendime konuşurken, olmayan bi numaraya mesaj yollarken falan görmeniz gerekirdi. aslında zaten üç yılın çoğu kendi kendime ağlayarak geçti. havalı değil yani sadece. ama doğru.

velhasıl, sevgili hektor, gitsen keşke artık. durup dururken beni aradığında, ben sana “yarın dönüyorum” dediğimde, alelacele “ben yarın bi arkadaşımla buluşuyorum ya” demek zorunda kalmasan. beni aramasan, ben kalp krizi geçirmesem. senden hiçbi talebim yokken beni reddetmeyi nasıl başarıyorsun hala anlayabilmiş değilim. bi gitsen, belki ikimiz de iyileşiriz. valla bak.

evet neyse. yılmışım ben anlaşılan.

artık başka şeylerden de bahsedebilmek istiyorum. eski halimi istiyorum.

i’ll get a cheaper ticket next time, it really wasn’t worth the ride.

Eyl
26

incir reçeli seven birine nasıl hayır denir. nasıl denir, ben bilmiyorum. tam 2 sene 11 ay sonra, incir reçeliyle kalbim tekledi gene.

çanta toplamam lazım, gene yolculuk.

bu blogun kimseye faydası yok.

benim kendime bile faydam yok zaten.

sabahın 7buçuğunda koşuya çıkmayı gerçekten düşünüyor olduğuma inanamıyorum. aklıma şu şarkı geldi. kafamın bu kadar çalışması bile inanılmaz. crazy in love hafif ve kibar kalıyor, ben aşktan embesile dönüştüm çünkü. beni yargılamadan incir reçelinin sadeliğini ve zerafetini düşünün ama, içten içe domuz olduğuna inandığınız birinin belki de öyle olmadığını düşünün, ve yeniden domuz olduğunu düşünün, kendinize inanmayın, kalbinize inanın ve yeniden kalbinizin embesil olduğuna karar verin. sonra da şunu dinleyin.

Eyl
15

deadline’lar, geç kalmış telefon konuşmaları. tek başıma gittim, döndüğümde tek başımaydım. isimler değişiyor, benim hikayem hep aynı.

facebook’tan bıktım. gtalk’tan, messenger’dan. bıktım.

gittim, döndüm. hala aynı şarkıyı dinliyorum. bişeyler gördüm gözlerinde. ama artık o kadar emin bile değilim.

emin değilim.

Tem
22

“lying in my head watching my mistakes
i listen to the band
and the drums beat in my head
pianos chime the sound in this prison of the house
and as the illness comes again, can you hear me through the rain
as i listen to the band?
as i sing the silent song
mime each lonely word
please listen to the man he said that it could be the 2 of us
alone but not lonely, you and me
alone but loaded..”

bir zamanların last.fm listelerinin bir numarası, dinleyip mi ağlıyorum, ağladığım için mi dinlemek istiyorum, bilmiyorum. birinin beni tokatlaması lazımdı. sarman yaptı. tabi ki sarman, başka kim olabilirdi.

bomboş bi gündü, çok sıcaktı, hiçbişey olmadı. güneşin altında 45 dakka yürüyerek kendimi mi öldürmeye çalıştım yoksa yürüdüğümü fark mı etmedim, bilmiyorum.

beş gündür ilk defa yemek yedim, su ve limonata dışında yani. yemeyerek kendimi mi cezalandırıyorum yoksa iyice zayıflarsam hayat istediğim gibi mi olur sanıyorum, bilmiyorum.

saatimi tamirden aldım, saati nasıl ayarlayacağımı bilmiyorum, hektor ayarlamıştı en son. 8 saat 23 dakka geri olabilir, zaten normal insan saatlerini yakalayamıyorum bi türlü. saat sabahın dörtbuçuğu, hamamböceğine dönüşeceğim anı bekliyorum.

494 şarkılık last.fm en çok dinlediğim şarkılar listesinin bir numarasında blonde redhead-fallin man, dörtyüzdoksandört numarada ise radiohead-true love waits var. arasını siz doldurun.

indirimden kimbilir kaçıncı yeleğimi aldım. gardrobu açıp bakıyorum, her biri başka bi gecenin kostümüydü, her biri başka bi deli gömleği. hektor’un kaçamadığı zorunlu buluşmalar, 30 saniyelik tuzaklar, ki çoğunu kendi ellerimle kurdum. bu yolun taşlarını ben döşedim, her birini yavaşça bıraktım yerine. i walked through fire, walked through a haunted forest. ama geldim. sonuna. bu yol buraya kadar gider.

koşarak geri dönmek mi istiyorum yoksa artık güneşe çıkmak mı, bilmiyorum. i’ll go with the flow, i guess. daha önce de vurdum buralarda bi yerlerde kıyıya ben.

önce benim için, yatağında acıyla kıvrananlar, boğazında bi düğüm ve kalbinde bi delikle yaşayanlar ve yalvarmaktan utanmayanlar için;

sonra hektor için, huzursuz ruhlar, geceleri dolaşan hayaletler, düşünce ayağa kalkamayanlar ve bu şarkıyla sonsuza kadar lanetlenen herkes için;

birbirinin gözünün içine bakıp gene de birbirini anlayamayanlar, asla söylenemeyen şeyler, hiç suçunuzun olmadığı çarpışmalar, kendini yaralayanlar, ölürken özür dileyenler ve güller için;

uykusunda teslim olanlar ve her zaman başladığı yere geri dönenler için, bir zamanlar ikimizin olmaya yaklaşan tek şey olduğu için ve iki dünya çarpıştığında kimsenin sağ kalmayacağını bildiğim için;

ve sadece öyle olduğu için;

Tem
20

sen beni domuz sanmaya devam et, ben içimi buraya döküyorum. kimse görmesin, senin zaten hiçbişeyden haberin yok. benim en azından uzaklarda benim için gizli gizli ağlayan bi arkadaşım var, senin kimsen yok. seni çok seviyorum, senin sanırım bi kalbin yok.

umrunda değilim ama hep etrafındayım. beni sevmiyorsun ama ben bi türlü anlamıyorum. arkadaşım değilsin, sevgilim olamıyorsun, hiçbişeyimsin.

hiçbişeyleri biraraya getirip hikayeler yazıp durdum, üç yıl oldu. ben yaptım, sen bozdun. kendi kendime sevindim, kendime acıdım, ağlıyorum, üç yıl oldu. öldüm, geri döndüm, ruhun duymadı. evi temizledim, film aldım bugün, ben aslında iyi biri bile değilim. temiz evimde asla seyretmeyeceğim filmlerle oturuyorum bu gece.

anladım beni affetmeyeceksin. anladım, yapamıyosun. o kadar uzaksın ki bana, sarhoşluğunu ayıklığından ayıramıyorum ve yutuyorum her seferinde. benim için zamanın yok, benim için yerin yok. ben de senin hiçbişeyinim.

kendin için falan yaşaman mümkün değil senin. kendi kendine asla izin vermiyosun. ben silik bi hayaletim, sen kendinle anlaşamadın. ben ikinizden biriyle mutlu olabilirdim, senle ya da kendinle. sen ya da kendin, ne zaman mutlu olacaksınız? lütfen, başka kızları dene, benim ruhum duymaz, sen mutlu olmayı dene. seni bırakıp gitmemiş biriyle. ben bi enkazım, bi tren kazasıyım, seni görünce dizlerim titriyor.

tek istediğim kafamı göğsüne yaslayıp nefesini dinlemekti.

artık gitmek istiyorum. o uçağa binerken son dakikada bile hala senden mesaj var mı diye telefonuma bakıyor olacağım ama artık yeter. aklımı kaybettim ben. artık gitmek istiyorum. seni çok seviyorum ama bu beni tıktığın araf cehenneme döndü. bırak daha derine yürüyeyim. kendimden nefret ediyorum, gitmek istiyorum.

seni çok seviyorum.

Tem
11

nerdeyse bi ay sonra. kaldığım yerden.

saat nerdeyse gecenin üçü.

yazları tatil yapabilen biri değilim, ama bu yaz gerçekten durmam gerekiyordu. okulla kazı arasında bi yerlerde. durmam, başka bişeyleri dert edinmem, ayak parmaklarımı kuma gömmem gerekiyordu. hala geç değil. hektor bekle dedi. bekliyorum. bu kadar yanılıyor olamam. bişeyler gördüm gözlerinde. eminim. gördüm.

çok yorgunum.

ve sanırım geleneksel okul sonrası-kazı öncesi depresyonu geçiriyorum. evimi bırakmak istemiyorum. gitmek istemiyorum. dönmek istemiyorum.çok heyecanlı di mi, eski uygarlıklar falan, yandan cepli pantolonlar, kamp hayatı. değil. biz de insanız. evimi özlüyorum. çıplak ayakla halıya basmayı, alafranga tuvaletleri, tek başıma yemek yemeyi. özlüyorum. herşey bittikten sonra eve dönerken uçakta kafamı cama yaslayacağım anı düşünüyorum. (ve her seferinde radiohead-the bends)

17 temmuz. doğal gaz faturasının son günü olmasının yanı sıra hektor’umun verdiği deadline. neyin deadline’ı olduğunu bile bilmeden bekliyorum. 12 temmuz. kardeşimi aralık ayına kadar görmemek üzere uğurluyorum. gene. 26 temmuz. patronum birleşik krallıktan vatan topraklarına istirham ediyor.

bu gece hiç mutlu bi gece değil. dave gahan gene herkesten daha iyi. ne kadar inkar etsem de daha samimi, yaraları var, biliyorum, yoksa böyle bişey yazamazdı.

“i sit and i wait
and i stare
still wishing for a divine intervention
to lift me from my chair
i saw something in your eyes
i’m sure
oh baby i saw it
something in your eyes
you and i have come so far
we’ve reached beyond the farthest star
time and time and time again
i want you back”

Haz
13

işler güçler hafifledi, hava iyice ısındı, akşamüstleri evde oturmak için ekstra çaba harcamak gerekiyor. geçenlerde gene mayın gibi dolaşırken, ki esas hedefimiz gidip film almaktı, fal baktıralım dedik. kardeşime okyanus ötesi mutlu bi hayat görünürken ben adamın anlattıklarından sonra ağladım kafede. aldığımız filmlerden biri twilight’tı. filmin bütün ergenliğine rağmen seyrederken ağladım. arkasından little miss sunshine’ı seyrettik, onun da en az beş yerinde ağlamayı başardım. bu sanırım geçen pazartesiydi. o arada ağlamam durdu.

neyse, filmler..twilight her yaştan kalbi kırık kızlara utanmazca duygu sömürüsü yapıyor bence. 14 yaşında olsaydım en azından robert pattinson’ın posterlerini falan asardım duvarlara, bu yaşımda naapıcağımı da bilemiyorum. (keşke bu kadar uzun zamandır sorularıma popüler kültürde cevap arıyor olmasaydım. acıklı.) herneyse, bi adamın bu kadar kalpten sevip bağlanması için vampir olması gerekiyormuş anlaşılan diye her boku bildiğini sanan bi arkadaşım yerine bağlayayım bu konuyu. (aynı arkadaşımla ortaokulda hikaye denemesi yazarken karakterlerini “ama kuzum, neden böyle yapıyorsun?” diye konuşturduğu için kavga etmiştik. hiçbi şey değişmedi. bana hala “aman şekerim boşver bütün erkekler aynı işte” argümanlarıyla geliyor.)

sürekli hektor’dan bahseden bir manyağa dönüştüm.  ben bile sıkılmaya başladım.

kollektif bir şekilde düşünüp hektor’un sisteminin beni dışarı tükürmeye devam edeceğine karar verdik. o sistem beni içine alamıyor. deniyor olması bile önemli benim için. uzun süredir, beni hayatında tutma konusundaki çabasına olan inancım ayakta tutuyor beni. gene de hep en kötüsüne hazırlıklıyım. evleniyorum dese bayılmam yani, kesse acımaz. fakat sonra etrafımdaki bi avuç insanın hayatını nasıl karartırım ben allah bilir. ayrıca o sistem beni daha kaç kere dışarı tükürür, kaç kere izin verir, onu allah bile bilmiyor olabilir.

her neyse.. dark city. alex proyas the crow’dan sonra kalbimde yer etmişti, 1998 yapımı dark city de en sevdiklerim arasında o zamandan beri. the crow’un o kalp kıran talihsizliği, o alçakgönüllü ama insanın böğrüne tekme atan hali pek yok tabi dark city’de. ama hem film noir hem bilim kurgu, hem de senaryo çok güzel. son bikaç ayımı arkeoloji teorisi okuyarak geçirdim, dark city’deki toplumsal hafızaya ve bireyselliğe yapılan atıflar hakikaten şahaneydi, tekrar seyredince takdir ettim. sinemada seyrettiğimde daha ziyade brandon lee ölmeseydi başrolü oynar mıydı falan diye düşünmüştüm. yaşasın iyi ki yaşlanıyorum.

giderken: bu aralar danalar gibi dinliyoruz, placebo – happy you’re gone.

May
27

hektor döndü ve aradı. tahminlerimin aksine. ama ben patronumu ve işimi düşündüğüm için telefonum kapalıydı. ancak 24 saat sonra farkettim aradığını. aradım ve bi anda kendimi pansiyonlarda sabah kahvaltısında 3 tane zeytin verdiklerinde ne kadar sinirlendiğimden bahsederken buldum. ben mi gerizekalıyım, onun sayesinde mi saçmalıyorum, asla konuşmasak daha mı iyi olur bilemiyorum. bu aralar bir tatil mevzuu dönüp dolaşıyor aramızda ama ben üzerime alınmıyorum. zaten geçen 3 senenin top yekun bir üzerine alınma olmasından şüpheleniyorken bir de bunun hayaliyle kendimi iyice delirtmeyeyim. zeytin problemini de çantama bi kutu zeytin atarak halledebileceğini söyledi. ben pek zeytin yemem aslında. onun yanında pek yemek yiyebildiğim de söylenemez zaten.

sabah hard times’a video çekse ya demiştim, başka bi şey isteseymişim. üstelik beğenmedim de videoyu. şurdan bakabilirsiniz. http://www.nme.com/video?bcpid=1659851007&bclid=1755457108&bctid=24264236001 ben eklemeyi başaramadım. bu kadar güçlü bi şarkıya bu kadar zayıf bi video kalbimi kırdı.

herneyse, bu aralar tek hedefim uyku düzenimi oturtmak. o yüzden şimdi yatıyorum, sabah insani bi saatte kalkacağım. çok kararlıyım.

May
23

tabi ki çok çalışmamız gerekiyordu, ve tabi ki işler yetişmiyordu ama kalplerimizdeki delikler cereyan yaptığı için bir “petit” yürüyüş yapmak üzere sokağa attık kendimizi sarmanla. cuma gecelerinin rutini bozuldu, bu da başka bi sebep.

cafe bien her zamanki uyuzluğu ve barın önüne yığılmış, çok sosyal müdavimleriyle ilk uğrak yerlerimizden biri oldu. hava da gece dışarda oturacak kadar ısınmamış. bu noktada içimdeki perez hilton’u açığa çıkarmak pahasına (bkz. http://perezhilton.com/) bien’in o avantgarde kitlesi yerini botlu-eski siyah atletli-bakımsız saçlı kızlara ve neresinden tutsanız tanımlanamayacak kadar sıradan oğlanlara bırakmış. ben ezelden beri garsonlarına gıcığım aslında. bişey isterken rahatsız ediyormuşum hissini nasıl yaratıyorlar, hala anlayabilmiş değilim.

dip sahne güzel olmuş, temiz falan. gittiğimizde çalan grup kimdi bilmiyorum, çok da önemli değil. sahne önündeki hayran kitlesi yetti zaten anlamama. gene, botlu-eski siyah atletli-bakımsız saçlı kızlar, bu sefer yanlarında siyah bandanalı oğlanlar. gruba not: en heyecanlı hayran kitleniz kredi kartıyla bi bira alıp üç kişi paylaşıyorsa boku yemeye çok yakınsınız, haberiniz olsun. sonra bonustrack çıktı. duffy, pink, katy perry falan yanında yüzyıllık bar grubu şarkıları da çalıyorlar. kızın sesi güzel. biz onun yerinde olsak daha iddialı giyinirdik. (iddialı giyinmek tam olarak neleri içeriyor burda anlatamayacağım sanırım ama en azından bi deri pantolon, neden olmasın?) neyse, ben bonustrack’te eğlenebiliyorum. ve normalde bi cuma akşamı nazisine dönüşüyor olmam bu “eğlenebilme” iddiamı çok kıymetli kılıyor. çünkü çok uzun zamandır her cuma aynı grubu dinliyorduk ve çok memnunduk halimizden.

dip sahnede patlamış mısır biz yedikçe yenilendi, çok kalbimi kazandılar. ve lakin bir de if’e bakalım dedik. kimin çaldığı konusunda yine en ufak bi fikrim yok ve if neden bir performance hall, onu da bilmiyorum. gene dünyanın en havasız yeriydi, kalabalıktı, sarman en son “duuuuuu. du hast. du hast miiiiiiiich.” diye zıplarken “allahııım gene çok out of context’iz, hayra alamet değil” diye geçirdim içimden. sonra elele tutuşup çıktık ve eve kadar kendi playlistimizden şarkılar söyledik. if’le ilgili en önemli not: dün geceyle ilgili değil ama if kız kıza gece dışarı çıkanlar için gerçekten ankara’nın en güvenli yeri.

netice itibarı ile; müzik kötüydü, hava serindi, ankara’da pek bi numara yoktu dün gece.

bi ara hektor’a beni kaale almasını rica eden bi mesaj attım. sabah uyandığımda zerre kadar kaale alınmamış olduğumu farkettim. ayakkabılarım ayaklarımı vurmuştu, güneş gözlüklerim yanımda değildi, sarman yazması gereken ve yazmadığı şeyler yüzünden panik halindeydi. bu ahval ve şerait içinde tribeca’ya kahvaltıya gittik. sarman ve ev arkadaşı içinde her türlü yağlı gıda bulunan devasa birer tabak yedi, ben bagel kemirdim. tribeca ruhuma iyi geliyor. yeni masa ve sandalyelerini hiç beğenmedik. ama gene de, ruh önemli.

sarman’ın ev arkadaşı (ona da bi isim bulmam lazım sanırım) (derken aklıma geldi, juan alberto tabi ki) bizi acı gerçeklerle karşı karşıya getirmeyi bi görev olarak benimsediğini söyledi. gerizekalı gibi davrandığımızı, işten atılacağımızı falan belirtti. neden kaale alınmadığımız konusuna da dominant kızlar olduğumuz için oğlan kısmının bizden kaçtığı şeklinde bi açıklama getirdi. “ama juan alberto bu çok he’s just not that into you-vari bi açıklama olmadı mı?” diye sorunca da hiç ilgilenmeyip bi çay daha söyledi.

sarman’la ayrılırken “bi gelişme olursa haber ver” dedi. hemen hemen her ayrılmamızda dediği gibi. caddenin karşısına geçiyordum ve sanırım sadece bi homurtu çıktı ağzımdan. eve geldim ve telefonum çaldı.

15 günlük bi cycle’ın sonuna geldik, yani başa döndük, havai fişekler ve kelebekler. mesajımı kaale almamış çünkü beni kaale almaması gibi bişey olmazmış. ona daha güzel mesajlar atmalıymışım. “emaillerime cevap ver önce sen” dedim, bi süre hangisine cevap verdiğini, hangisine aklından cevap verip yazmadığını ama yazdım sandığını tartıştık. ömür törpüsü gibi di mi? değil aslında, bana ferahlık veriyor. kikir kikirdi gene, yoldaydı, ormanlar varmış geçtikleri yerlerde. eminim kendine bi yuva yapmıştır gene, gittikleri yere varıncaya kadar arada uyanıp kendi etrafında üç kere dönüp tekrar yatan kediler gibi dalmıştır uykuya. kültür bakanı’nın çanakkale’ye hektor heykeli dikme projesine ne kadar sevindiğinden bahsetti. on dakikalık bir konuşma, bu aralar kendi rekorlarını egale ediyor.

yarın dönecek ve tabi ki bu beni arayacağı anlamına gelmiyor. zaten benim de hektor yerine bi süreliğine patronumu ve kariyerimi düşünmem gerekiyor. yoksa gerçekten juan alberto bizi sokakta beslemeye başlıycak.

giderken radiohead-there there. yıllar sonra bi gece çalışırken arkadan gelen sesle aydınlandım, “just ’cause you feel it, doesn’t mean it’s there”. ha durdurdu mu beni, hayır. ama olsun. this one goes to my one and only siren singin’ me to shipwreck.